TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Muharrem Yılmaz'ın "Görüş" Dergisinin Mart 2013 Sayısında Yayınlanan “Yeni Bir Dönemin Eşiğinde” Başlıklı Makalesi

Uzun bir kış uykusu geride kalıyor. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyelik müzakerelerinde son iki buçuk yıldır tek bir başlık açılamamıştı. Özellikle, Güney Kıbrıs Yönetimi’nin AB dönem başkanlığında ilişkiler iyice donuklaşmıştı. AB’nin ekonomik kriz nedeniyle kendi içine dönmesi, Türkiye’nin ise enerjisinin büyük bölümünü bölgesindeki çalkantılara vakfetmesi elbette bu durumda pay sahibiydi.

Gerçi geçen yıl Avrupa Komisyonu tarafından öne çıkarılan ‘Pozitif Gündem’ ilişkilerde olumlu bir kıpırdama yaratmıştı. Ne var ki Türkiye kamuoyu heyecansız, medya ilgisizdi. Tabii bu dönemde, tüm bu etkenlere rağmen, Türkiye uluslararası alanda esas olarak bir Avrupalı ülke olmaya devam etti. Yavaş da olsa AB’yle mevzuat uyumu sürdü. Vatandaşlarımızın yaşam standartları ve şirketlerimizin ekonomik ortamları esas olarak Avrupalı bir çerçevede gelişiyor. Eğitim, ar-ge, çevre ve kadın hakları gibi birçok alanda sivil toplum kuruluşlarımız, üniversitelerimiz ve resmi kurumlar Avrupa işbirliği programlarına katılıyor. Türkiye’nin dünyadaki algısı ve saygınlığında AB hedefi halen önemli bir kıstas. Bu sayede çok zorlu bir dönemde ilişkiler kopmadı. Fakat sürdürülebilir bir duraksama dönemi değildi bu, bir an önce düzelme eğilimlerine gerek vardı.

AB yeniden gündemde

Nihayet, 2013 yılının ilk aylarından itibaren İrlanda dönem başkanlığıyla birlikte AB konusu, doğal olarak olumlu ve olumsuz haberlerle kamuoyunun hayli yoğun gündeminde yer almaya başladı.

Başbakan Erdoğan’ın Orta Avrupa ülkelerine yaptığı ziyaretler, akabinde Almanya Başbakanı Merkel’in Türkiye ziyareti, Fransa Cumhurbaşkanı Hollande’ın aşamalı olarak selefinin vetosunu kaldırmaya başlaması ve Güney Kıbrıs’ta Annan Planı lehine tutum almış Anastasiades’in cumhurbaşkanı seçilmesi AB tartışmalarını canlandırdı. Bu vesileyle hem ilişkilerin bu hale gelmesinde kimin ne ölçüde sorumlu olduğu, hem de AB’nin Türkiye açısından hala ne ifade ettiği gibi konular irdelenmeye başladı.

Dergiye katkıda bulunan yazarlarımız da bu yönde Türkiye-AB ilişkilerini farklı boyutlarıyla değerlendiriyor. Geçmişin doğru bir muhasebesinin yapılması, bugünün sağlıklı bir siyasal analizi için çok önemli bir önkoşul. Bu zemin üzerinde geleceği tasarlamak, siyasetleri dünyanın genel gidişatı bağlamında tespit etmek gerekiyor.

TÜSİAD yine itici güç olacak

TÜSİAD olarak AB üyelik hedefinin her zaman arkasında durduk, itici gücü olduk. Bu rolümüz kararlılıkla sürecek. Üstelik Türkiye’deki genel kanının aksine, AB ile Türkiye’nin son dönemdeki büyüme performanslarındaki farkın, ‘kimin kime daha fazla ihtiyacı olduğu’ sorusunun sağlıklı bir analizine katkı sağlayamayacağı inancındayız.

Hiç kuşku yok ki Türkiye’nin son 12 yıldaki ekonomik reform ve başarıları AB içinde ülkemizin üyeliğine karşı çıkanların ‘Türkiye çok fakir’ yargısını geçersiz kılmıştır. Sadece bu gerçeklik bile Türkiye-AB ilişkilerinde neden yeni bir dile ihtiyaç olduğunu göstermeye yeter. Diğer yandan, bu yeni durumun bizi bu sayıdaki yazısında Fuat Keyman’ın dediği gibi “AB ve AB üye ülkelerinin gücünü ve etkinliğini yanlış okuyan ‘hayalperest bir AB şüpheciliği’ne götürmemesi” gerekir.

Transatlantik proje

Ekonomik konularda kalmayı sürdürürsek bizi de çok derinden etkileyecek bir takım gelişmelere daha fazla yoğunlaşmamız gerektiği aşikâr. Bunlardan bizce en önemlisi ABD Başkanı Obama’nın ‘Birliğin Durumu’ konuşmasında da bir öncelik olarak tanımladığı Transatlantik Serbest Ticaret ve Yatırım Alanı projesi. Bugüne dek sözü çok edilen ancak bir türlü hızlanamayan bu proje en sonunda resmi müzakereler aşamasına geldi.

Anlaşmaya varıldığı takdirde ortaya çıkacak ekonomik büyüklük 21’inci yüzyıl dünyasının dengelerinin nasıl oluşacağına dair önemli bir aşama sayılacak. ABD ve AB’nin toplam büyüklüğü dünya ekonomisinin yüzde 40’ını aşıyor; dünyadaki yatırımların yüzde 50’sini, toplam ticaretin ise yaklaşık yüzde 30’unu kapsıyor. Böyle bir proje gerçekleştiğinde başta Kanada ve Meksika, ardından muhtemelen diğer Latin Amerika ülkelerinin de bu alana dâhil olmaları söz konusu.

Dünyanın ekonomik merkezinin Asya/Pasifik kıyılarına kaydığı bir dönemde Batı ekonomilerinin şekillendirdiği böylesi bir karşı ağırlığın önemi herhalde yadsınamaz. Bu gelişme dünyadaki ekonomik güç dağılımının geleceğiyle ilgili değerlendirmeleri de etkileyecek. Üstelik bu projenin belki de asıl önemi dünya ekonomisine getireceği standartlardan kaynaklanmakta. Ortak standartlar, beraberinde daha yüksek bir rekabet ortamı ve doğal olarak daha yüksek bir refah ortamı sağlayacak. Transatlantik ekonomik ortaklık yeni başlayacak müzakerelerden bağımsız olarak da, yıllar içinde gerek ticaret rejimi, gerekse mevzuat yakınlaşması boyutlarında çok ilerledi.

TÜSİAD Transatlantik ekonomik ortaklık çerçevesine Türkiye’nin dâhil olması konusunu yıllardır Washington ve Brüksel’de önemle savunmuştur. Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun Amerikalı mevkidaşı John Kerry ile yaptığı basın toplantısında bu projeyi gündeme getirmesi Türk iş dünyası açısından da tarihi bir an oldu. Türkiye bu sürece mutlaka dâhil olmalı, ortaya çıkacak ekonomik alanın kurallarının ve kurumlarının kendi çıkarlarına da uygun olması için çaba sarfetmeli.

Gümrük birliğinin artısı eksisi

Türkiye bugüne dek AB ile gümrük birliğinden fayda gördü. İhracat kalemleri, ekonomik çekim gücü, üretim standartları, tüketici hakları ve ekonomik krizlere karşı direnç gibi birçok açıdan çok önemli ilerlemeler kat etti.

Ne var ki yakın vadede gerçekleşecek bir tam üyelik beklentisiyle çerçevesi çizilen bu anlaşmada zaman uzadıkça bazı sorunlar başladı. Bunlardan en önemlisi Türkiye’nin AB karar sistemi dışında olması. Birliğin serbest ticaret anlaşması müzakereleri, rekabet politikası, sanayi üretim standartları ve Çin’le yaşanan sorunlar gibi meselelerde, Türkiye katkıda bulunamayan ama sonuçlardan etkilenen konumda kalıyor. Bu bakımdan Cengiz Aktar’ın da vurgu yaptığı Dünya Bankası tarafından hazırlanmakta olan gümrük birliği değerlendirme raporunun önemi pekişiyor.

AB Türkiye için güç kaynağı

Bu noktada şunu vurgulamamız şart: AB süreci bizim açımızdan yalnızca ekonomik ilişkiler, serbest ticaret ve yatırım akışları çerçevesinde değerlendirilmemeli. AB bir demokrasi, hukuk devleti ve özgürlükler toplumu modeli. Bu açıdan da Türkiye için bir küresel güç kaynağı. Bahadır Kaleağası’nın dikkat çektiği gibi hukuk devleti, sosyal standartlar, çevre politikaları, ülkenin uluslararası marka değeri ve ekonomik öngörülebilirlik Türkiye açısından büyüme ve küresel gücün önkoşullarını oluşturuyor.

AB süreci ayrıca dünyanın diğer bölgeleriyle ilişkilerimiz için de çok etkili bir araç. Türkiye’nin AB üyeliği AB dışındaki dünyayla ekonomik ilişkilerin gelişmesi ve güçlenmesini sağlamakta. Öte yandan, Türkiye’nin AB sürecindeki başarısı, dünyanın yükselmekte olan ülkeleri açısından ekonomik cazibe ve demokratik referans kaynağı. Bunun uzun dönemde, ilişkilerin
güçlenmesi ve istikrarı açısından önemli bir etken olduğu düşüncesindeyiz.

Son yıllardaki gelişmeler Türkiye’nin gerek ekonomik dinamizm gerekse stratejik önem açısından ne kadar ön planda olduğunu herkese gösterdi. AB’nin hem ekonomik açıdan hem de kendi mahallesinde cereyan eden olaylar üzerinde etkili olabilmek açısından Türkiye’yle daha güçlü olacağını çok sayıda Avrupalı siyasi lider de vurguluyor. İlişkilerin daha iyiye götürülmesinin iki tarafın çıkarlarına uyduğuna inanıyoruz.

Türkiye açısından yapılması gereken içinde bulunduğu krizi er ya da geç şu ya da bu formülle aşacak AB’nin yeni kimliğine katkıda bulunmak üzere çalışmalarını sıklaştırması, diyalog imkânlarını zorlaması ve Kopenhag kriterlerini hayata geçirme konusunda daha hızlı hareket etmesi. AB’de de bazı siyasetçiler hamasi tavır ve söylemleri artık geride bırakmalı. Vize sorunu ise Schengen ülkeleri için utanç duyulacak bir boyutta. İvedilikle Türkiye için vize serbestliği hedefi somutlaşmalı, bu arada verilen vizeler en az beş yıl süreli olmalı.

2023 hedefine doğru

Onun ötesinde bizim de 2023 yılından önce üyelik hedefi için çalışmalarımızı genişletmeye ve hızlandırmaya başlamamız gerekiyor. Bu noktada, 2001, 2003 ve 2008 yıllarında güncellenerek Bakanlar Kurulu kararıyla Resmi Gazete’de yayınlanmış AB üyeliği hedefine yönelik Türkiye Ulusal Programı’nın giriş bölümünün anlamı artıyor:

“Türkiye’nin, hedeflerine ulaşmasını sağlayacak en önemli projesi Avrupa Birliği’ne tam üyeliktir. Türkiye’nin Avrupa Birliği ile bütünleşme emeli, her vatandaşımızın bugününü ve yarınını temelden etkileyen toplumsal bir dönüşüm projesidir. Üretimden tüketime, sağlıktan eğitime, tarımdan sanayiye, enerjiden çevreye, adaletten güvenliğe, günlük yaşamın her alanında köklü değişiklikleri gerektiren, ülkeyi evrensel standart ve uygulamalara götürecek büyük bir reform hareketidir. Üyelik yolunda gerçekleştirilen siyasi, hukuki, ekonomik veya toplumsal her reform, bireyin hayat standardını yükseltirken, ülkemizin uluslararası ekonomik gücünü, demokratik saygınlığını ve güvenliğini de artırmaktadır.

Avrupa Birliği’ne üyeliğimiz, halkımızın desteklediği ulusal bir hedeftir. Türkiye’nin stratejik vizyonunun da ayrılmaz bir parçası olan bu hedef, Cumhuriyetimizin kuruluş felsefesi ve Atatürk’ün ulusumuz için belirlemiş olduğu çağdaş uygarlıkla bütünleşme ülküsüyle birebir örtüşmektedir”*.

*”HYPERLINK “http://www.abgs.gov.tr/index.php?p=42261&l=1”http://www.abgs.gov.tr/index.
php?p=42261&l=1” ‘2008/14481 sayılı ‘Avrupa Birliği Müktesebatının Üstlenilmesine İlişkin Türkiye Ulusal Programı ile Avrupa Birliği Müktesebatının Üstlenilmesine İlişkin Türkiye Ulusal Programının Uygulanması, Koordinasyonu ve İzlenmesine Dair Karar (31 Aralık 2008 tarih ve 27097-5. mükerrer sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır).




 

Bu kategoriden diğerleri: